Farklı Ol Mal Olma ktabımdan size bir kesit yayımlamak istiyorum…

(Bölüm: Biriktirme Tutkusu)

Ergenlik çağını geçip, biraz da aklımız başına geldikten sonra deriz ki: “Şöyle güzel bir üniversiteye girsem hiç bir şey istemem.” Sonra yıllarca çalışırız, sınav günü gelir, sınava gireriz, sonunda istediğimiz üniversiteyi ve bölümü de kazanırız ve bir süre sonra deriz ki: “Ya şu üniversite bir bitse, şu sınavları bir geçebilsem, şu profesörden takıntısız bir geçebilsem başka hiç bir şey istemem.” Belli bir süre sonra o da olur, üniversiteyi bitiririz, hatta iyi bir ortalama bile yaparız. Sonra da deriz ki: “Bir iş bulsaydım, bir çalışabilseydim.” O da olur, çalışırız, para kazanırız, paramızla isteklerimizi alırız. Şimdi de deriz ki: “Akşamları eve gelince bir eksiklik hissediyorum, kapıyı kendim açmak zorundayım, evde kendi başıma televizyon izliyorum, yemek yerken yanımda kimse yok. Bana bir eş gerekiyor. Şöyle istediğim gibi bir eş, benimle hayatımı paylaşacak, benimle dertleşebilecek, her zaman yanımda olacak bir eş.” Severiz, evleniriz ve eşimiz de olur. Bu sefer de deriz ki: “Evlendik tamam hoş ta, bize bir de ev gerekiyor, başımızı sokabileceğimiz bir ev olsa ve kiradan kurtulursak başka da bir şey istemeye gerek yok” Gireriz bir kooperatife, yıllarca öderiz borcunu, her gün evin borcunu düşünürüz, iş yerinde işten atılmaktan korkarız ve sonunda evin borcunu da öderiz. Rahata kavuştuktan sonra deriz ki: “Bir de araba gerekiyor bize, otobüs, tren olmuyor, istediğimiz zaman istediğimiz yere gidebilmeliyiz, sırf bu yüzden akşamları misafirlikten erken kalkmak zorunda kalıyoruz.” Arabanın da borcunu yıllarca öderiz biter ver deriz ki: “Evde bir şeyler eksik, şöyle ortalıkta zıplayacak bizi eğlendirecek, kıracak dökecek bizi kızdıracak bir şey, bize bir çocuk gerekiyor.” Oğlunuz olur, seviniriz, severiz, gece üçte onun için uyanırız, telaşlanırız, “Ya deriz oğlan oldu, yanına bir de kız gerekiyor, bak üst kattaki Ahmet Efendi’lerin kızı var çok tatlı.” Kızımız olur, giydiririz kuşatırız, çok tatlıdır, bizi sever, biz de onu severiz fakat deriz ki bu ev çok ufak bir ev daha gerekiyor bize. Yine bir kooperatife gireriz yıllarca öderiz, belimiz bükülür çalışmaktan, oradan kısarız buradan biriktiririz ve yaşımız dayanır 50’li yaşlarına. Bir gün otururuz eşimizle ve deriz ki: “Oğlan büyüdü evlilik yaşı geldi, şunu bir everseydik, şöyle hayırlı helal süt emmiş bir kız bulsak şu oğlana, bizim eski eve taşınırlar, kiracıyı çıkartırız oradan.” Oğlan evlenir ve deriz ki: “Oğlanı everdik, şu kızı da bir everseydik, bu devirde aklı başında evine bakacak bir damatta bulmak zor.” Derken kız da evlenir ve bizim motorumuz yavaş yavaş teklemeye başlar, hastalıklar baş gösterir, vücudumuz eskisi gibi çalışmaya yatkın değildir, saçımız ağarmıştır, gözlerimiz eskisi gibi görmüyordur ve deriz ki bir emekli olsam artık bir şey istemem, şöyle üç kilo bostan yan gel yat Osman yapacağım. Son çalışma günlerimizi tamamlarız, artık emeklilik hayalleri kurarız, “Gençken çok çalıştım bundan sonra yiyeceğim”, deriz. Emekli oluruz, çok seviniriz ve deriz ki: “Çok yaşlandım bundan sonra torun seveceğim.”. Oğlanı kızı sıkıştırırız, onları da sıkıştırmaya gerek yok zaten onlarda aynı yoldan geçtikleri için çoktan torunlar yoldadır, torunlar olur, onları okula götürürüz getiririz ve birde bakmışız ki hastalanmışız yatalak olmuşuz. Vücudumuzun eski dinçliği, zekâmız her bir şeyimiz kaybolmuş. Ölmeden önce deriz ki: “Hayat ne kadar çabuk geçti, ben bu hayattan hiç bir şey anlamadım.”

             Genellikle Türkiye’de yaşayan herkesin hayatı bu şekilde geçer, herkes bu şekilde düşünür ve herkes bu savaşı verir, yaşı gelince anlar, fakat iş işten geçmiştir. Devlet dairesinde 67 yaşında bir amcayla tanıştım, laf açıldı, amca işte anlatıyordu, Almanya’da çalışmış, yıllarca gurbet ellerinde zorluklar çekmiş….